Bir Bayram Sabahı

Bir bayram sabahı yazıyorum bu cümlelerimi, hiç olmadığı kadar sessiz ve buruk. Tarih de atayım ki unutulmasın bu duygularımın hangi zaman diliminde gerçekleştiği 24.05.2020. Evet 2020 yılındayız küreselleşmiş dünyamızda yalnız kalmanın neredeyse imkânsız olduğu, sessiz bir yer bulmak için zorlandığımız zamanda, hiç olmadığı kadar sessiz ve bir başımıza kaldık. Yabancılaşmanın doruk noktalarındayız. Aile büyüklerine, eşimize, çocuklarımıza, en yakın arkadaşlarımıza yabancılaştık. Hatta bazen kendimizi de tanıyamıyoruz. Neredeyim ben? Gerçekten nelere üzülüp nelere seviniyordum? Heyecanlandığım zaman nasıl tepki veriyordum? Kötü haber alınca ağlamalı mıydım? Nelerin doğru nelerin yanlış olduğuna nasıl karar veriyordum? Gonçarov’un Oblamov’u (İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblamov adlı meşhur romanı), Buz dağına çarpan titanik gibiydim, öncesinde güçlü ve kendinden emin, ama şimdi gemiden denize pervasızca atlayan yolcular gibiyim. Sanırım kendimi yeniden tanımam gerekecek. Amerika’yı yeniden keşfetmekti bu!

Blog yazılarımın artık beni kitap haline getir dediklerinde bu duygularımı nasıl onlarla bir tutarım bilmiyorum, onlar kedi ben fareydim. Yazılarım bu duygusal boşluğu kabul ederse araya sıkıştırabilirdim.

İnsanlık olarak her şeye alışıyoruz, her şeyi çabucak unutup sindirebiliyoruz, sanki hiç yaşanmamış gibi! Hayallerimizde kurduğumuz dünyada kendimizi o doğrulara inandırıyor, gerçeklerin inandığımız şeyler olduğuna kendimizi ikna ediyoruz. Fakat bir şey hep eksik kalıyor, bir yanımız bize bunun doğru olmadığını bir yerlerde hata yaptığımızı fısıldıyor. (bu konuda beni bağışlayın, sırrımızı ortaya çıkardım) “aslında bu olaylar böyle yaşanmadı, sen öyle düşündüğün için gerçeklerin böyle yaşandığına inanıyorsun” bu sesi duyar gibi olduğunuzu biliyorum. Ne olursa olsun o fısıltılar genellikle kendi savaşını kaybediyor, umutsuzca kabuğuna çekilip hayal gücünüzün inandıkları gerçeklere yerini bırakıyor.

Aklıma Franco FALCONE’nun şu sözleri geliyor; “Hayat zannettiğimizden de kolay; sadece imkansızı kabullenmeli, kaçınılmaz olandan korunmalı ve dayanılmaza katlanmalıyız”. Öyleyse hayatı kolaylaştırmak bizim ellerimizde. Sadece doğru yolu bilmediğimiz için ya da bilip de adım atamadığımız için arafta kalıyoruz. Araf bizim yalnızlık tahtımız, oraya kimseyi sokmuyor, o tahta kimseyi oturtmuyoruz. Kapı çalınınca çok sinirleniyor şiddetle kızıp bağırıyoruz. Orası bizim kurtuluşumuz, zihnimizin sıfır noktası, fısıltıların kaynağı, yer çekiminin olmadığı, ışınlanmanın bulunduğu biricik yerimiz. Sık sık giderdim zaten oraya fakat bu sıralar oradan çıkamaz oldum. Sanırım kendi Amerika’mı burada keşfedeceğim. Hayır hayır bu biricik yeri Amerika ile bir tutmuyorum, sadece burası biraz daha dar o kadar.

Demek istediğim nasıl olurda şu kocaman dünyada yalnız kalmayı her şeyden çok isteriz? Diyeceksiniz ki zaten kalabalıklar içinde yalnızız, kalabalık yerlerde duruyor, bir başımıza yaşıyoruz. Bu doğru bir yaklaşım, fakat eksik. Eksik olan şey duygularımız, onlar olmadan kalabalığın bir anlamı da yok, sokakta karşılaştığım soluk benizli uzun boylu çocukluk arkadaşıma gülümseyip yanından geçmem ona varlığını hissettirip mutlu etmeye yetiyordu. Bazen bu gülümsemeyi kendimize de yapmalıyız, aynanın karşısına geçip gülümseyerek kendi varlığımızı kabul etmiş ve aynı zamanda duygularımıza yer vermiş oluyoruz. Neden çocukluk arkadaşıma verdiğim bu tebessümü kendimden esirgeyeyim!

Duygusal karmaşa ile dolu bu yazılarımı lütfen affedin, dedim ya bir bayram sabahı yazıyorum bu cümleleri, biraz mağrur, biraz incinmiş, belki biraz da umut doluyum.  Peki tamam, çok daha fazla umut dolu olabilirim, ama bu duygunun beni rehavete kaptırmasından, büyüsünün bozulmasından, beni terk edebilme ihtimalinin olmasından korkuyorum. Umutsuz bir insandan geriye ne kalır? Nasıl yarınlara emin adımlarla yürür? O yüzden bencilliğimi affedin, biraz umutluyum ne eksik ne de fazla. (Siz öyle bilin)

Çok fazla uzatıp sizleri de bu girdaba sokmak istemiyorum, ben kapıldım belki kurtuluşumu arıyor olabilirim, ama sizi kurtarabilirim. Bu yazıyı okuduktan sonra (ki umarım sıkılmadan buralara gelirsiniz) oturduğumuz yerden kalkıp kendimize gülümsemeyi unutmayalım, kendi Amerika’mızı keşfedelim, fısıltılarımıza kulak verelim, kendi tahtımızda başkalarını da misafir etmeyi öğrenelim, yaşamı kolaylaştırmak için çabalayalım.

Lütfen beni yanlış anlamayın, bu yazdıklarım nasihat ya da öğüt değil, kendi kendime yazamadığım (kendime yabancılaştığım) için başkasına anlatır gibi kendimle konuşuyorum. Aslında bütün bu yazdıklarım kendime birer not, zihnimin kıvrımlarında yer alan beni sürekli meşgul eden hislerimin sadece bir kısmı. 

Bir bayram sabahı yazıyorum bu satırları, umut dolu, sevgi dolu, hayat dolu, gelecek dolu..