DENGE

Her geçen gün sorguladığımız dünyamız bizi şaşırtmaya devam ediyor. Belirsizliklerle mücadele etmeyi geçtim belirsizlik neydi, nasıl ve neden hayatımızda olduğunu dahi çözümleyemiyoruz. Ayakta durmakta zorlanıyoruz, standartlaşmış yapılardan ve dayatılan davranış kalıplarının içine sığmıyoruz. Derin bir nefes alırken içimize çektiğimiz havanın kirliliği aklımıza geliyor, ondan da keyif alamıyoruz. Yetmiyor, dışarı çıkıp doğa ile iç içe olmak istiyorsun, çevre kirliliğini görüp hüzünleniyorsun. İşe gidiyorsun, kişisel çıkarlar için yapılan hırsı ve entrikalara şahit oluyorsun, tekrar ve tekrar soruyorsun kendine “neden?”

Neden diyorsun, neden sadece iyi olmak bu kadar zor. Neden diyorsun çünkü kalplerde bu kadar nefret bize yük oluyor. Çevreye verilen zararlara neden diyorsun, kadına şiddete, gereksiz siyasi gerilimlere, kötü niyetli hırslara, tahammülsüzlüğe, aynı ülkede yaşayıp birbirimize karşı kin beslememize, severken ayrılanlara, hayvanlara yapılan işkencelere, dini kutuplaşmalara, adaletin sosyal medyadan sağlandığına koskoca bir NEDEN diyorsun. Cevabı alamayacağını bile bile, neden bunlar oluyor diye düşünüyorsun. Çığlık atarak yaşıyorsun kimse duymadan, “bir gün geçecek” diyorsun içinden, gözlerini kapatıp uykuya dalıyorsun rüyanda bile sıkıntılar içindesin, gün içindeki düşüncelerin seni huzursuz ediyor, uyanmalıyım bu rüyadan deyip kalkıyorsun. Huzursuzluğun diplerini yaşıyorsun son zamanlarda, artık sorgulamayı da bıraktın. Neden bile demiyorsun, diyemiyorsun daha doğrusu. Açık hava hapishanesindesin, dışarıdasın fakat fikirlerin hapis. Dilin var fakat konuşamıyorsun. Gözlerin var bakıyor, göremiyorsun. Kulakların var fakat her şeyi duyamıyorsun. Hislerin var aktaramıyorsun, yanlışa yanlış diyemiyorsun, doğru budur diyorlar, sadece tamam diyorsun.

Tamam’ın içinde küskünlükler var, üzüntü var, öfke var, huzursuzluk var, adaletsizlik var, acı var. Seni sen yapan duygulardan arınmanı istiyorlar, sen aslında bu değilsin görmüyor musun diyorlar, inanıyorsun. Sorgulayamaya fırsatın dahi olmadan gündem değişiyor, aklınla oynamaya devam ediyorlar. Kalp atışların dahi ülke gündeminden daha yavaş kalıyor, hızlı yaşayıp hızlı tüketiyoruz. Unutursak kalbimiz kurusun dediğimiz her şeyi unutuyoruz her geçen gün. Neleri unutmadık ki, bunları da unuturuz. Ruhumuzla bedenimizi ayırdılar, bedenin seninle fakat ruhunu satın aldılar. Duygularının senin olduğunu düşünüyorsun, üzgünüm onlar da sana ait değiller, bugün neden üzüldüğünü düşün, gerçekten içinden geldiği için mi yoksa üzülmen gerektiğini sana öğrettikleri için mi yaşadın o duyguyu. Düşünmekten alıkoydular, fazla düşünmene gerek yok artık. Senin yerine düşünenler var. Nede olsa fikrini soran da yok, birilerinin çıkarları zarar görmemesi için milyonların kalbini kırdılar. Sınırlarını aşmana izin vermiyorlar, çember bu dışına çıkamazsın diyorlar, çıkmıyorsun. İzlediğin filmden okuduğun kitaplara kadar onların filtrelerinden geçip sonra senin ellerine bırakıyorlar. Seçimlerinde de özgür değilsin, sen seçmeden önce birileri seçmene izin verdiği için kendin belirledin sanıyorsun. Boşlukta hissetmemen için her şeyi yapıyorlar, biliyorlar ki boşlukta kalman düşünmeye yol açacak, kendini tanıyacaksın, nedenlerin cevaplarını arayacaksın, sorgulayacaksın, çevreni tanıyacaksın, yapma! Ne gerek var diyecekler. Kendini dahi tanımana tahammülleri yok, bundan dahi endişe ediyorlar.

Tüm bunların rüya olmasını diliyorsun, o kötü kabustan uyanıp gerçek dünyaya gözlerini açmak istiyorsun. Ama nafile, acılarınla yaşamaya devam ediyorsun, alışıyorsun aslında bütün bunların yaşanmasına. Artık seni hiçbir şey şaşırtamaz, beklenmedik ne varsa yaşadın ve hala yaşıyorsun çünkü. Bu kadarı da olmaz dediğin her ne varsa bir bir oluveriyor. Bir önceki günü arar oluyorsun, vasatı gösterip iyiye muhtaç ediyorlar. Bu günümüze şükür deyip sesini çıkarmıyorsun, çıkartmıyorlar.

Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Ama insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Ahmet Hamdi ne güzel söylemiş. DNA’mız bozuluyor, eski biz değiliz artık. Hoşgörü yok, empati yok, alçakgönüllü olmak yok, güven yok, sevgi, merhamet, inanç, adalet, özgürlük, dinlemek, düşünmek, tahammül, sabır yok. Hepsini yavaş yavaş alıyorlar farkında bile olmadan. Sen de yaşıyorsun işte yaşamak denirse. Hayatta kaldıysan şanslı hissediyorsun. İçten içe tükeniyorsun.

Artık zincirlerini kırma vaktinin geldiğini sen de biliyorsun, cesaretin yok farkındayım. Kırgınsın, inancını kaybettin, direnme gücünü tekrar bulamıyorsun. Yine de küllerinden doğmanın var olduğunun bilincindesin. Eğer diyorsun içinden, bir kıvılcım görsem yanarım, bir umut görsem parlarım, bir sevgi görsem dağları aşarım. İnanmak istiyorsun her şeyin değişebileceğine inanan yanına. Senin gibileri bulmak, konuşmak, koşmak istiyorsun kırlara. Artık kalbin daha hızlı atıyor, gündemden bile. Kendinin olduğundan daha güçlü olduğunu hissediyorsun, fikirlerin ölmeyeceğini, bir kişinin bile dünyayı değiştirebileceğini hatırlıyorsun. Seni ayakta tutan değerlerine sıkı sıkıya bağlanıyorsun. Değişimin rüzgârı içinde esmeye başladı bile, sen değişince dünyanın değişeceğini biliyorsun çünkü. Özün seni tekrar çağırıyor, aslında her zaman oradaydı, farkında değildin. Şimdi onu uyandırma, kendini tanıma vakti geldi. Rüyadan uyandın, en azından kendi rüyandan.

Senin gibilerin rüyadan uyanmasına az kaldı, bir gün göreceksin aydınlığı, huzuru göreceksin. Görmekle kalmayıp yaşayacaksın tüm bedeninde. Huzuru hissettiğinde iyi ki diyeceksin, iyi ki o kıvılcımı yakmış, o rüyadan uyanmışım.

Bir Bayram Sabahı

Bir bayram sabahı yazıyorum bu cümlelerimi, hiç olmadığı kadar sessiz ve buruk. Tarih de atayım ki unutulmasın bu duygularımın hangi zaman diliminde gerçekleştiği 24.05.2020. Evet 2020 yılındayız küreselleşmiş dünyamızda yalnız kalmanın neredeyse imkânsız olduğu, sessiz bir yer bulmak için zorlandığımız zamanda, hiç olmadığı kadar sessiz ve bir başımıza kaldık. Yabancılaşmanın doruk noktalarındayız. Aile büyüklerine, eşimize, çocuklarımıza, en yakın arkadaşlarımıza yabancılaştık. Hatta bazen kendimizi de tanıyamıyoruz. Neredeyim ben? Gerçekten nelere üzülüp nelere seviniyordum? Heyecanlandığım zaman nasıl tepki veriyordum? Kötü haber alınca ağlamalı mıydım? Nelerin doğru nelerin yanlış olduğuna nasıl karar veriyordum? Gonçarov’un Oblamov’u (İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblamov adlı meşhur romanı), Buz dağına çarpan titanik gibiydim, öncesinde güçlü ve kendinden emin, ama şimdi gemiden denize pervasızca atlayan yolcular gibiyim. Sanırım kendimi yeniden tanımam gerekecek. Amerika’yı yeniden keşfetmekti bu!

Blog yazılarımın artık beni kitap haline getir dediklerinde bu duygularımı nasıl onlarla bir tutarım bilmiyorum, onlar kedi ben fareydim. Yazılarım bu duygusal boşluğu kabul ederse araya sıkıştırabilirdim.

İnsanlık olarak her şeye alışıyoruz, her şeyi çabucak unutup sindirebiliyoruz, sanki hiç yaşanmamış gibi! Hayallerimizde kurduğumuz dünyada kendimizi o doğrulara inandırıyor, gerçeklerin inandığımız şeyler olduğuna kendimizi ikna ediyoruz. Fakat bir şey hep eksik kalıyor, bir yanımız bize bunun doğru olmadığını bir yerlerde hata yaptığımızı fısıldıyor. (bu konuda beni bağışlayın, sırrımızı ortaya çıkardım) “aslında bu olaylar böyle yaşanmadı, sen öyle düşündüğün için gerçeklerin böyle yaşandığına inanıyorsun” bu sesi duyar gibi olduğunuzu biliyorum. Ne olursa olsun o fısıltılar genellikle kendi savaşını kaybediyor, umutsuzca kabuğuna çekilip hayal gücünüzün inandıkları gerçeklere yerini bırakıyor.

Aklıma Franco FALCONE’nun şu sözleri geliyor; “Hayat zannettiğimizden de kolay; sadece imkansızı kabullenmeli, kaçınılmaz olandan korunmalı ve dayanılmaza katlanmalıyız”. Öyleyse hayatı kolaylaştırmak bizim ellerimizde. Sadece doğru yolu bilmediğimiz için ya da bilip de adım atamadığımız için arafta kalıyoruz. Araf bizim yalnızlık tahtımız, oraya kimseyi sokmuyor, o tahta kimseyi oturtmuyoruz. Kapı çalınınca çok sinirleniyor şiddetle kızıp bağırıyoruz. Orası bizim kurtuluşumuz, zihnimizin sıfır noktası, fısıltıların kaynağı, yer çekiminin olmadığı, ışınlanmanın bulunduğu biricik yerimiz. Sık sık giderdim zaten oraya fakat bu sıralar oradan çıkamaz oldum. Sanırım kendi Amerika’mı burada keşfedeceğim. Hayır hayır bu biricik yeri Amerika ile bir tutmuyorum, sadece burası biraz daha dar o kadar.

Demek istediğim nasıl olurda şu kocaman dünyada yalnız kalmayı her şeyden çok isteriz? Diyeceksiniz ki zaten kalabalıklar içinde yalnızız, kalabalık yerlerde duruyor, bir başımıza yaşıyoruz. Bu doğru bir yaklaşım, fakat eksik. Eksik olan şey duygularımız, onlar olmadan kalabalığın bir anlamı da yok, sokakta karşılaştığım soluk benizli uzun boylu çocukluk arkadaşıma gülümseyip yanından geçmem ona varlığını hissettirip mutlu etmeye yetiyordu. Bazen bu gülümsemeyi kendimize de yapmalıyız, aynanın karşısına geçip gülümseyerek kendi varlığımızı kabul etmiş ve aynı zamanda duygularımıza yer vermiş oluyoruz. Neden çocukluk arkadaşıma verdiğim bu tebessümü kendimden esirgeyeyim!

Duygusal karmaşa ile dolu bu yazılarımı lütfen affedin, dedim ya bir bayram sabahı yazıyorum bu cümleleri, biraz mağrur, biraz incinmiş, belki biraz da umut doluyum.  Peki tamam, çok daha fazla umut dolu olabilirim, ama bu duygunun beni rehavete kaptırmasından, büyüsünün bozulmasından, beni terk edebilme ihtimalinin olmasından korkuyorum. Umutsuz bir insandan geriye ne kalır? Nasıl yarınlara emin adımlarla yürür? O yüzden bencilliğimi affedin, biraz umutluyum ne eksik ne de fazla. (Siz öyle bilin)

Çok fazla uzatıp sizleri de bu girdaba sokmak istemiyorum, ben kapıldım belki kurtuluşumu arıyor olabilirim, ama sizi kurtarabilirim. Bu yazıyı okuduktan sonra (ki umarım sıkılmadan buralara gelirsiniz) oturduğumuz yerden kalkıp kendimize gülümsemeyi unutmayalım, kendi Amerika’mızı keşfedelim, fısıltılarımıza kulak verelim, kendi tahtımızda başkalarını da misafir etmeyi öğrenelim, yaşamı kolaylaştırmak için çabalayalım.

Lütfen beni yanlış anlamayın, bu yazdıklarım nasihat ya da öğüt değil, kendi kendime yazamadığım (kendime yabancılaştığım) için başkasına anlatır gibi kendimle konuşuyorum. Aslında bütün bu yazdıklarım kendime birer not, zihnimin kıvrımlarında yer alan beni sürekli meşgul eden hislerimin sadece bir kısmı. 

Bir bayram sabahı yazıyorum bu satırları, umut dolu, sevgi dolu, hayat dolu, gelecek dolu..