DENGE

Her geçen gün sorguladığımız dünyamız bizi şaşırtmaya devam ediyor. Belirsizliklerle mücadele etmeyi geçtim belirsizlik neydi, nasıl ve neden hayatımızda olduğunu dahi çözümleyemiyoruz. Ayakta durmakta zorlanıyoruz, standartlaşmış yapılardan ve dayatılan davranış kalıplarının içine sığmıyoruz. Derin bir nefes alırken içimize çektiğimiz havanın kirliliği aklımıza geliyor, ondan da keyif alamıyoruz. Yetmiyor, dışarı çıkıp doğa ile iç içe olmak istiyorsun, çevre kirliliğini görüp hüzünleniyorsun. İşe gidiyorsun, kişisel çıkarlar için yapılan hırsı ve entrikalara şahit oluyorsun, tekrar ve tekrar soruyorsun kendine “neden?”

Neden diyorsun, neden sadece iyi olmak bu kadar zor. Neden diyorsun çünkü kalplerde bu kadar nefret bize yük oluyor. Çevreye verilen zararlara neden diyorsun, kadına şiddete, gereksiz siyasi gerilimlere, kötü niyetli hırslara, tahammülsüzlüğe, aynı ülkede yaşayıp birbirimize karşı kin beslememize, severken ayrılanlara, hayvanlara yapılan işkencelere, dini kutuplaşmalara, adaletin sosyal medyadan sağlandığına koskoca bir NEDEN diyorsun. Cevabı alamayacağını bile bile, neden bunlar oluyor diye düşünüyorsun. Çığlık atarak yaşıyorsun kimse duymadan, “bir gün geçecek” diyorsun içinden, gözlerini kapatıp uykuya dalıyorsun rüyanda bile sıkıntılar içindesin, gün içindeki düşüncelerin seni huzursuz ediyor, uyanmalıyım bu rüyadan deyip kalkıyorsun. Huzursuzluğun diplerini yaşıyorsun son zamanlarda, artık sorgulamayı da bıraktın. Neden bile demiyorsun, diyemiyorsun daha doğrusu. Açık hava hapishanesindesin, dışarıdasın fakat fikirlerin hapis. Dilin var fakat konuşamıyorsun. Gözlerin var bakıyor, göremiyorsun. Kulakların var fakat her şeyi duyamıyorsun. Hislerin var aktaramıyorsun, yanlışa yanlış diyemiyorsun, doğru budur diyorlar, sadece tamam diyorsun.

Tamam’ın içinde küskünlükler var, üzüntü var, öfke var, huzursuzluk var, adaletsizlik var, acı var. Seni sen yapan duygulardan arınmanı istiyorlar, sen aslında bu değilsin görmüyor musun diyorlar, inanıyorsun. Sorgulayamaya fırsatın dahi olmadan gündem değişiyor, aklınla oynamaya devam ediyorlar. Kalp atışların dahi ülke gündeminden daha yavaş kalıyor, hızlı yaşayıp hızlı tüketiyoruz. Unutursak kalbimiz kurusun dediğimiz her şeyi unutuyoruz her geçen gün. Neleri unutmadık ki, bunları da unuturuz. Ruhumuzla bedenimizi ayırdılar, bedenin seninle fakat ruhunu satın aldılar. Duygularının senin olduğunu düşünüyorsun, üzgünüm onlar da sana ait değiller, bugün neden üzüldüğünü düşün, gerçekten içinden geldiği için mi yoksa üzülmen gerektiğini sana öğrettikleri için mi yaşadın o duyguyu. Düşünmekten alıkoydular, fazla düşünmene gerek yok artık. Senin yerine düşünenler var. Nede olsa fikrini soran da yok, birilerinin çıkarları zarar görmemesi için milyonların kalbini kırdılar. Sınırlarını aşmana izin vermiyorlar, çember bu dışına çıkamazsın diyorlar, çıkmıyorsun. İzlediğin filmden okuduğun kitaplara kadar onların filtrelerinden geçip sonra senin ellerine bırakıyorlar. Seçimlerinde de özgür değilsin, sen seçmeden önce birileri seçmene izin verdiği için kendin belirledin sanıyorsun. Boşlukta hissetmemen için her şeyi yapıyorlar, biliyorlar ki boşlukta kalman düşünmeye yol açacak, kendini tanıyacaksın, nedenlerin cevaplarını arayacaksın, sorgulayacaksın, çevreni tanıyacaksın, yapma! Ne gerek var diyecekler. Kendini dahi tanımana tahammülleri yok, bundan dahi endişe ediyorlar.

Tüm bunların rüya olmasını diliyorsun, o kötü kabustan uyanıp gerçek dünyaya gözlerini açmak istiyorsun. Ama nafile, acılarınla yaşamaya devam ediyorsun, alışıyorsun aslında bütün bunların yaşanmasına. Artık seni hiçbir şey şaşırtamaz, beklenmedik ne varsa yaşadın ve hala yaşıyorsun çünkü. Bu kadarı da olmaz dediğin her ne varsa bir bir oluveriyor. Bir önceki günü arar oluyorsun, vasatı gösterip iyiye muhtaç ediyorlar. Bu günümüze şükür deyip sesini çıkarmıyorsun, çıkartmıyorlar.

Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Ama insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Ahmet Hamdi ne güzel söylemiş. DNA’mız bozuluyor, eski biz değiliz artık. Hoşgörü yok, empati yok, alçakgönüllü olmak yok, güven yok, sevgi, merhamet, inanç, adalet, özgürlük, dinlemek, düşünmek, tahammül, sabır yok. Hepsini yavaş yavaş alıyorlar farkında bile olmadan. Sen de yaşıyorsun işte yaşamak denirse. Hayatta kaldıysan şanslı hissediyorsun. İçten içe tükeniyorsun.

Artık zincirlerini kırma vaktinin geldiğini sen de biliyorsun, cesaretin yok farkındayım. Kırgınsın, inancını kaybettin, direnme gücünü tekrar bulamıyorsun. Yine de küllerinden doğmanın var olduğunun bilincindesin. Eğer diyorsun içinden, bir kıvılcım görsem yanarım, bir umut görsem parlarım, bir sevgi görsem dağları aşarım. İnanmak istiyorsun her şeyin değişebileceğine inanan yanına. Senin gibileri bulmak, konuşmak, koşmak istiyorsun kırlara. Artık kalbin daha hızlı atıyor, gündemden bile. Kendinin olduğundan daha güçlü olduğunu hissediyorsun, fikirlerin ölmeyeceğini, bir kişinin bile dünyayı değiştirebileceğini hatırlıyorsun. Seni ayakta tutan değerlerine sıkı sıkıya bağlanıyorsun. Değişimin rüzgârı içinde esmeye başladı bile, sen değişince dünyanın değişeceğini biliyorsun çünkü. Özün seni tekrar çağırıyor, aslında her zaman oradaydı, farkında değildin. Şimdi onu uyandırma, kendini tanıma vakti geldi. Rüyadan uyandın, en azından kendi rüyandan.

Senin gibilerin rüyadan uyanmasına az kaldı, bir gün göreceksin aydınlığı, huzuru göreceksin. Görmekle kalmayıp yaşayacaksın tüm bedeninde. Huzuru hissettiğinde iyi ki diyeceksin, iyi ki o kıvılcımı yakmış, o rüyadan uyanmışım.

Bir Bayram Sabahı II

“Anı yaşayanlarla hayatı erteleyerek yaşayanlar arasında gidip geliyoruz”

Nerede kalmıştık değerli dostlarım? Evet yaşamak diyorduk, umut diyorduk, aşk, sevgi, nefret, bağlılık, umut ve öze dönüş diyorduk. Yalnızlık ile geçen ömrümüzü biraz olsun kalabalıklaştırmak için elimizden geleni yapıyorken hem yalnız kalmak istiyor hem istemiyoruz. İki seçeneğin de doğru ya da yanlış olmadığını hepimiz biliyoruz ve farkındayız (yine de ben yalnızlığı seçerdim). Bir maraton koşucusundan farkımız yok, bitiş çizgisine yaklaşınca öne geçmek için yaptığı o son hamleleri gibiyiz. Hep o son hamlede kazanmak istiyoruz hayatı, hep daha sonraya atıyoruz planlarımızı. “Anı yaşayanlarla hayatı erteleyerek yaşayanlar arasında gidip geliyoruz”. Peki ben hangisiyim diye sorduğumuz oldu mu hiç? Anlık kararlar verip radikal karar mı alıyorum yoksa alarmı erteler gibi yaşamımı da mı erteliyorum? Bana soracak olursanız, evet siz; ben o ince çizginin kendisiyim. Ne anlık kararların bağımlısı nede erteleme hastalığı olan kimseyim. Ego mu? Hayır bu üç harften oluşan kelimeye karşı alerjim var lütfen okumayın onu. Bu aslında “arafta” kalanların, düşüncelerinde sıkışmış kimselerin duygularını dışa vurma biçimi. Bu arada alerjimin ilacını sanırım buldum! Empati, Güven ve Olgunluk ile tamamlanan bir EGO varsın herkeste olsun.

“Hayattan beklentisi olan, bir amaç uğruna yaşayan herkesin bir ilgi alanı olmalı”

Reddedilmek incitir, gerginlik zekâyı düşürür, bir başarısızlık diğerini tetikler, yalnızlık öldürebilir. Ama insan kendine de iyi gelir. Nilay Örnek’in dediği gibi insan kendine de iyi gelir. Bazı insanlar nasıl oluyor da bizim yaşamaktan koktuğumuz onca şeyi yaşayıp hiç olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar? Biz hayal bile ederken ürperiyoruz, düşmanımın başına vermesin diyoruz. Bu insanların bir sırrı olmalı diyorum içimden. Gamsızlık mı yoksa direnç mi onları bu kadar güçlü yapıyor yıllardır sırrını çözemediğim, çözmek için de çabalamadığım bir konu. Bildiğim ise; zorluklara karşı içine umut, geleceğe inanç, dayanıklılık, yeniden başlama gücü, EGO (açılımını biliyorsunuz) ve dayanıklılık koyduğum, her zaman hazırda duran bir sırt çantamın olduğu. Ne zaman kendimi çıkmazda bulsam, çaresiz hissetsem sırt çantama koşuyorum. Kendime iyi gelmenin yollarını ararken bulduğum bir yöntemdi. Şu sıralar çantamın yanına bir de bisiklet eklendi. Onunla gidemediğim diyarlara gidip, ulaşamadığım hayallerime pedal çeviriyorum. Her yokuş, her zorlu parkur özgürlüğe uzanan rotam oluveriyor, engelleri bir bir aşıyorum.

“Hayattan beklentisi olan, bir amaç uğruna yaşayan herkesin bir ilgi alanı olmalı” Geçtiğimiz günlerde katıldığım eğitimden cebime koyduğum bir söz.

Karar vermenin kritik olduğu şu dönemde kararsız kalmakla mücadele ediyorum. En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir derler, ben katılmıyorum. En iyi karar için düşünmeli ve fırsatı geldiğinde de o kararı öyle bir vermeli ki geriye dönüp bakınca iyi ki demeliyim. Hatta öyle bir karar vermeli ki geriye bakmaya bile gerek kalmamalı. İleri, her zaman ileri bakmalıyım. Bugünü yaşamalı, geleceği düşünmeliyim. Evet bunu başarabilirim!

“Keşfettiğin kadar varsın”

Kimilerini inancı ayakta tutar, kimilerini hayalleri, kimilerini ise sevdikleri. Beni bu günlerde ayakta tutan şey (bisikletim ve sırt çantam hariç) kendimi keşfedip hayata dair bir şeyler üretmek oldu. Peki seni ne ayakta tutuyor? Yoksa bunu hiç düşünmedin mi? Sanırım artık düşünme vakti geldi. Hemen şimdi düşünmelisin. Kendine sor “beni ne neşelendirir”. Cevabı bulduğunda kendine karşı bakışın değişecek, değişmeli. Olmuyorsa kendine yalan söylüyorsun, tekrar sor ”beni gerçekten ne neşelendirir” Sen’li konuştuğuma bakmayın, karşıma “kendimi” almış konuşuyorum. Kendimi keşfediyorum (en azından deniyorum).

Keşfettiğin kadar varsın. Sanırım temelde ki sorun da bu, ben oldum deyip akışına bırakıyoruz. Bazen akış tıkanıyor kalakalıyoruz. Çaresiz hissediyor, çıkış yollarının kapandığını düşünüyor, depresyon modunu açık unutuyoruz. Ben hiçbir zaman olmadım! Bunu sık sık söylemeli zihnimizin bir kenarında bulundurmalıyız. “Çok bilmiş” dediğinizi duyar gibiyim, çaktırmayın duymazdan gelme gibi bir yeteneğim var. Yine kısa bir şeyler yazıp çıkacağım diye başladığım “bir bayram sabahı II” kendini tutamayıp yazdırdı. Her cümlede “tamam bu son” diye bırakıp nokta koyarken bir sonraki cümle kendini gösterdi. Artık bitiriyorum, bayramların bayram gibi yaşandığı, hür iradeye kilit vurulmadığı, yaratıcılığın engellenmediği, umutların söndürülmediği günlerde buluşmak dileğiyle..

Bir bayram sabahı yazıyorum bu cümlelerimi, umut dolu, neşe dolu, keşif dolu!

Nedir Bu Tutku Dedikleri?

Bir yaz günü Fethiye’nin sıcak yollarında staj görüşmesi için bir taksiye atlayıp firmanın yolunu tutmuştum. Caddeler geçildi, tepeler aşıldı. Ben manzaraların keyfini sürerken taksici “işte geldik, burası” dedi. Doğanın içerisinde harika bir yerdi, görüşme için çağırıldım ve klasik mülakatla beni uğurladılar “önümüzde ki ay size olumlu veya olumsuz dönüş yapacağız”. Tabi ki yapmadılar. Buralara kadar gelmişken gezmemek olmazdı ve uçak bileti saatine kadar Fethiye’nin altını üstüne getirdim. Sahilde gezerken telefonum çaldı, daha önce görüştüğüm firmanın insan kaynakları uzmanıydı “sizinle yolumuza devam etmek isteriz, haftaya gelebilir misin?”. Keyfime diyecek yoktu, şimdide aklımda bir an önce İstanbul’a dönüp evrakları hazırlamak vardı.

Henüz stajyerdim, özel bir lojistik firmasında insan kaynaklarında görevime başlamıştım. İlk staj deneyimim olmasa da uzun bir süre burada normal bir çalışan gibi işime gidip gelecektim. İnsan kaynakları alanında ilkleri burada deneyimledim. Daha önce staj yaptığım firmalar gibi değillerdi, bir farklılık vardı bunu hissediyordum. Stajyerler için hazırlanan bilgisayarımı kaptığım gibi masaya yerleştim. İlk iki hafta sadece gözlem yaptım, izledim, not aldım, araştırdım. Bazen çevremde duyuyordum işinden nefret eden insanları, işe giderken ayakları geri geri gidiyormuş. Oysa ben koşa koşa gidiyordum o zamanlar. Sebebi mi? İnanın hala çözememiştim. Zaman geçtikçe kendimi stajyerden çok yıllardır burada çalışıyormuş gibi hissetmeye başladım. Hafta sonu olan etkinliklerde, işler yetişmeyince geç çıkmada, kahvaltılarda, toplantılarda ve iş dışında buluşmaların hepsinde vardım. Kendimi oraya ait hissetmiştim. Sebepleri ise bir değil, birden çok etkenin aynı anda orada bulunmasıydı. Sahi aidiyet, tutkunluk veya bağlılık neydi? Nasıl bir çalışan şirkete bağlı ve ait hisseder? Soru basit görünebilir fakat cevabı oldukça zor. Buradan yola çıkarak tutkunluk kavramını birlikte derinlemesine inceleyelim.

Her anlamda tutkun çalışana sahip olmak hem şirketler hem de yöneticiler için önemlidir. Yöneticiler tutkunluk kavramına oldukça inanırlar çünkü tutkun ve bağlı çalışanlara sahip olma düşüncesinden hoşlanırlar ve tutkun olmayan çalışanlarla birlikte çalışmaktan hoşlanmazlar.

Tutkunluğu tam olarak anlamak için üç adet önemli soru sormamız gerekir;

  1. Tutkunluk nedir?
  2. Tutkunluk neden önemlidir?
  3. Tutkunluğu etkileyen faktörler nelerdir?

Gerçekten nedir bu tutkunluk?

Kimi yorumlara göre tutkunluk, işe olan enerji ile birlikte kişinin işe bağlılığı ve tatmini anlamına geliyor. Şu günlerde şirketlerin temel sorunları arasında çalışan bağlılığı geliyor. Fakat çoğu yöneticiler ne olduğunu bilmeden stratejiler geliştirmeye çalışınca temeli sağlam olmayan evler gibi kalıyor, en ufak bir depremde yıkılmak üzere kuruluyor bağlılık stratejileri!

Temelde tutkunluk; bir kişinin amacı ve odaklanılmış enerjisi, şirketlerin amaçlarına yönelmede kişisel gelişim, adapte olabilme, çaba ve karlılık olarak tanımlanıyor. Yani kişi, çalıştığı şirketle özdeşleşmiş ve bağlı hissediyorsa bunun adı tutkunluktur.

Çıkış mülakatlarında çalışanlardan duyulan en çok sözlerden birisi “artık bu şirkete karşı bağlılık hissetmiyorum” işte bu cümlenin telafisi yok, o andan itibaren ne yaparsanız yapın çalışanı tekrar kazanmak oldukça zor.

Tutkunluk neden bu kadar önemli?

Kurumsal performans ve karlılık düzeyini arttırmak için çalışan tutkunluğunu dikkate alan Gallup 23.000 iş birimi üzerinde inceleme yaptı ve yüksek çeyrek finansal performans ve düşük çeyrek performans skorları ile tutkunluk skorlarını karşılaştırdı. Bulguları ise tutkunluğun önemini net bir şekilde ortaya koyuyor;

Düşük çeyrekte tutkunluk skorlarında, ortalama %31-51 daha fazla iş gücü devri, %51 stok değeri düşmesi ve %62 iş kazaları ortaya çıkıyor.

Yüksek çeyrekte tutkunluk skorlarında, ortalama %12 daha müşteri taraftarlığı, %18 yüksek üretkenlik ve %12 yüksek karlılık ortaya çıkıyor.

Ayrıca aynı araştırmada tutkun çalışanlar ortalamadan %20 daha fazla performans gösterdikleri, İş gücü devir oranında tutkun çalışanların %87’sinin işten çıkma olasılığı daha az olduğu ve tutkun çalışanlar diğer çalışanlara göre daha az hastalık izni aldıkları tespit edilmiş.

Hangi faktörler tutkunluğu etkiler?

Araştırmalara göre içten tutkunluğun oraya çıkması için iki temel unsurun önemi dikkat çekiyor. Birincisi, bir çalışanın rolünü algılaması ile ilgili rasyonel bakış açısı. Daha büyük bir şirket içerisinde uyum sağlama ve kurum amaçları ile ilişkili olma. İkincisi, duygusal bakış açısı. Kişi, kurum hakkında nasıl hissedecek? Yaptığı iş çalışana kişisel başarı duygusu verecek mi? Yönetici ile olan ilişkiler nasıl?

Başlıca tutkunluğu etkileyen faktörler ise;

İşle ilgili mücadele: İşlerin kapsamı geniş ve iş sorumluluğu yüksekse mücadele ortaya çıkar. Tutkunluğu geliştirir çünkü kişisel gelişim ve başarı potansiyeli ortaya çıkar.

Otonomi: Özgürlük, bağımsızlık ve çalışanlara işle ilgili planlamada izin verilen taktir yetkisi ve uygulanacak prosedürlerin belirlenmesi. Otonomi sahiplik hissi ve iş çıktıları üzerinde kontrol sağlar.

Çeşitlilik: Bireylerin farklı faaliyetleri sergilemesine veya farklı birkaç beceriyi kullanmasına izin veren işler.

Geri bildirim: Performansın etkinliği hakkında çalışanlarla doğrudan ve açık iletişim kurmak.

Uyum: Çalışanların kendilerini nasıl gördükleri ve nasıl görmek istedikleri ile ilgili tutarlı bir şekilde davranmak için bireylere imkân sağlayan, birey ve çevresi (iş, kurum, yönetici, çalışma arkadaşları) arasında uyumun varlığı.

Gelişim fırsatları: Bu durum, işi daha anlamlı hale getirir. Çünkü kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirme için yollar sağlar.

Ödüller ve tanıma: İşi gerçekleştirmede çalışanların, zamana yatırımının doğrudan ve dolaylı geri dönüşlerini temsil eder.

Bütün bu faktörleri kurgulamada ki en önemli etkeni unutmayalım: Etkin liderlik!

İşte sevgili meslektaşlarım, staj yaptığım yerde yukarıda bulunan tutkunluğu etkileyen faktörlerin çoğu bulunuyordu. Bu yüzden orada bir stajyer gibi değil, gerçekten kuruma kendimi adamış, tutkun bir çalışandım.

George Lois, “İş hayatında tek hedefiniz sevdiğiniz işi yapmak (ve bundan para kazanmak) olmalı. Sevdiği işi bulmuş olan kutsanmıştır!  

Unutulacak Dünler, Yaşanılacak Yarınlar

İşte benim yılbaşım, herkesin aksine yılbaşını doğum günümde kutluyorum, yeni bir yıl demek yeni bir yaş da demek aynı zamanda. Yılbaşı diyorum çünkü doğum günü kelimesini oldum olası sevemedim, hiçbir zaman da bu “günü” kutlamak için çaba sarf etmedim. Dedim ya benim doğum günüm yok, yılbaşım var, tek fark aslında tüm dünyanın yerine kendi içimde kutluyorum bu özel günü. Çok da özel olduğundan değil kendime saygım olduğu için; bari bu kadarını çok görme kendine diye düşünmemden özel diyorum. Yoksa dün ile bugün arasında hiçbir fark yok, her gün yaşamamız gereken hayatı yaşıyoruz ne eksik ne fazla.

Bazen keşke hiç yaşamamış olsaydım dediğimiz günler geçiriyoruz, bazen de en güzel günüm dediğimiz günlerimiz oluyor, hatta bazen saatler bile duygularımız üzerinde etkili oluyor, öyle ki bir saat önce kendimizi süper kahraman olarak görebilir, bir saat sonra ise kendini gezegen sanan zavallı Plüton gibi hissedebiliyoruz. Bu çok ama çok normaldir, insan yapısı gereği çok karmaşık duygusal yapıdadır, etrafımızda olan olayların bizi etkilemesine izin verir, ya da tam tersi kendi iç savaşımızda döktüğümüz kanların elimizi kirletmesine tahammül edemeyiz.

“Küçük bir gerçek. Bir gün öleceksin. Bütün çabalara rağmen kimse sonsuza kadar yaşamaz. Hayallerinizi yıkmak istemezdim. Benim tavsiyem, zamanı gelince paniğe kapılmayın. Çünkü pek faydası olmuyor” bu replik The Book Thief (2013) filminden bir alıntı, ne kadar çok anlamlı ve öz. Ölü sevici değilim fakat gerçeklerle yüzleşmemiz şart. Dolayısıyla doğum günü dediğimiz olay, aslında geçmişe dönüş anlamına da gelir, unutulacak dünler, yaşanılacak yarınları hatırlatır.

Yılda bir kez hatırladığımız bu gerçekleri, aksine her sabah uyandığımızda gözümüzü açıp yaşamaya devam ettiğimizi anladığımızda hatırlarsak eğer hayatımız yaşamaya daha değer hale gelir. Yüzümüzü yıkadığımızda ki o ferahlık hissi, müzik dinlerken aldığımız o haz, koşarken hissettiğimiz özgürlük duygusu, harika bir manzaraya bakarken daldığımız düşünceler deryası, birine âşık olmak, favori yemeğimizi yerken ki mutluluğumuz… işte bunlardır bizi biz yapan, hatırlamamız gereken bunlardır, yılda bir gün yerine her güzel duygularımızı hatırladığımız an bizim doğum günümüzdür dostlarım.

Uzun lafın kısası, yılda bir gün kendimizi değerli hissetmek yerine aslında yaşamımızın her anında değerli olduğumuzu hatırlamak, bunun bilincinde olmak ve öz saygımızı kaybetmeyerek kendimizi gerçekleştirebiliriz. (En azından bir adım yaklaşırız) Yine mi nasihat diyeceksiniz, hayır bu da değildi, bu söylediklerimin aslında kime not olarak bırakıldığını biliyorsunuz. Evet tahmin ettiğiniz kişiye, kendime.

Alt tarafı doğum günün (kendime göre yılbaşı) neden bu kadar uzattın diyebilirsiniz, haklısınız ama unuttuğunuz bir nokta var; benim doğum günüm aslında her gün. Bu yüzden cümleler uzadı, duygular karıştı, kanlar döküldü, kahramanlar doğdu, gezegenler yok oldu…  

Son olarak; Hepiniz iyi ki doğdunuz!

Bir Bayram Sabahı

Bir bayram sabahı yazıyorum bu cümlelerimi, hiç olmadığı kadar sessiz ve buruk. Tarih de atayım ki unutulmasın bu duygularımın hangi zaman diliminde gerçekleştiği 24.05.2020. Evet 2020 yılındayız küreselleşmiş dünyamızda yalnız kalmanın neredeyse imkânsız olduğu, sessiz bir yer bulmak için zorlandığımız zamanda, hiç olmadığı kadar sessiz ve bir başımıza kaldık. Yabancılaşmanın doruk noktalarındayız. Aile büyüklerine, eşimize, çocuklarımıza, en yakın arkadaşlarımıza yabancılaştık. Hatta bazen kendimizi de tanıyamıyoruz. Neredeyim ben? Gerçekten nelere üzülüp nelere seviniyordum? Heyecanlandığım zaman nasıl tepki veriyordum? Kötü haber alınca ağlamalı mıydım? Nelerin doğru nelerin yanlış olduğuna nasıl karar veriyordum? Gonçarov’un Oblamov’u (İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblamov adlı meşhur romanı), Buz dağına çarpan titanik gibiydim, öncesinde güçlü ve kendinden emin, ama şimdi gemiden denize pervasızca atlayan yolcular gibiyim. Sanırım kendimi yeniden tanımam gerekecek. Amerika’yı yeniden keşfetmekti bu!

Blog yazılarımın artık beni kitap haline getir dediklerinde bu duygularımı nasıl onlarla bir tutarım bilmiyorum, onlar kedi ben fareydim. Yazılarım bu duygusal boşluğu kabul ederse araya sıkıştırabilirdim.

İnsanlık olarak her şeye alışıyoruz, her şeyi çabucak unutup sindirebiliyoruz, sanki hiç yaşanmamış gibi! Hayallerimizde kurduğumuz dünyada kendimizi o doğrulara inandırıyor, gerçeklerin inandığımız şeyler olduğuna kendimizi ikna ediyoruz. Fakat bir şey hep eksik kalıyor, bir yanımız bize bunun doğru olmadığını bir yerlerde hata yaptığımızı fısıldıyor. (bu konuda beni bağışlayın, sırrımızı ortaya çıkardım) “aslında bu olaylar böyle yaşanmadı, sen öyle düşündüğün için gerçeklerin böyle yaşandığına inanıyorsun” bu sesi duyar gibi olduğunuzu biliyorum. Ne olursa olsun o fısıltılar genellikle kendi savaşını kaybediyor, umutsuzca kabuğuna çekilip hayal gücünüzün inandıkları gerçeklere yerini bırakıyor.

Aklıma Franco FALCONE’nun şu sözleri geliyor; “Hayat zannettiğimizden de kolay; sadece imkansızı kabullenmeli, kaçınılmaz olandan korunmalı ve dayanılmaza katlanmalıyız”. Öyleyse hayatı kolaylaştırmak bizim ellerimizde. Sadece doğru yolu bilmediğimiz için ya da bilip de adım atamadığımız için arafta kalıyoruz. Araf bizim yalnızlık tahtımız, oraya kimseyi sokmuyor, o tahta kimseyi oturtmuyoruz. Kapı çalınınca çok sinirleniyor şiddetle kızıp bağırıyoruz. Orası bizim kurtuluşumuz, zihnimizin sıfır noktası, fısıltıların kaynağı, yer çekiminin olmadığı, ışınlanmanın bulunduğu biricik yerimiz. Sık sık giderdim zaten oraya fakat bu sıralar oradan çıkamaz oldum. Sanırım kendi Amerika’mı burada keşfedeceğim. Hayır hayır bu biricik yeri Amerika ile bir tutmuyorum, sadece burası biraz daha dar o kadar.

Demek istediğim nasıl olurda şu kocaman dünyada yalnız kalmayı her şeyden çok isteriz? Diyeceksiniz ki zaten kalabalıklar içinde yalnızız, kalabalık yerlerde duruyor, bir başımıza yaşıyoruz. Bu doğru bir yaklaşım, fakat eksik. Eksik olan şey duygularımız, onlar olmadan kalabalığın bir anlamı da yok, sokakta karşılaştığım soluk benizli uzun boylu çocukluk arkadaşıma gülümseyip yanından geçmem ona varlığını hissettirip mutlu etmeye yetiyordu. Bazen bu gülümsemeyi kendimize de yapmalıyız, aynanın karşısına geçip gülümseyerek kendi varlığımızı kabul etmiş ve aynı zamanda duygularımıza yer vermiş oluyoruz. Neden çocukluk arkadaşıma verdiğim bu tebessümü kendimden esirgeyeyim!

Duygusal karmaşa ile dolu bu yazılarımı lütfen affedin, dedim ya bir bayram sabahı yazıyorum bu cümleleri, biraz mağrur, biraz incinmiş, belki biraz da umut doluyum.  Peki tamam, çok daha fazla umut dolu olabilirim, ama bu duygunun beni rehavete kaptırmasından, büyüsünün bozulmasından, beni terk edebilme ihtimalinin olmasından korkuyorum. Umutsuz bir insandan geriye ne kalır? Nasıl yarınlara emin adımlarla yürür? O yüzden bencilliğimi affedin, biraz umutluyum ne eksik ne de fazla. (Siz öyle bilin)

Çok fazla uzatıp sizleri de bu girdaba sokmak istemiyorum, ben kapıldım belki kurtuluşumu arıyor olabilirim, ama sizi kurtarabilirim. Bu yazıyı okuduktan sonra (ki umarım sıkılmadan buralara gelirsiniz) oturduğumuz yerden kalkıp kendimize gülümsemeyi unutmayalım, kendi Amerika’mızı keşfedelim, fısıltılarımıza kulak verelim, kendi tahtımızda başkalarını da misafir etmeyi öğrenelim, yaşamı kolaylaştırmak için çabalayalım.

Lütfen beni yanlış anlamayın, bu yazdıklarım nasihat ya da öğüt değil, kendi kendime yazamadığım (kendime yabancılaştığım) için başkasına anlatır gibi kendimle konuşuyorum. Aslında bütün bu yazdıklarım kendime birer not, zihnimin kıvrımlarında yer alan beni sürekli meşgul eden hislerimin sadece bir kısmı. 

Bir bayram sabahı yazıyorum bu satırları, umut dolu, sevgi dolu, hayat dolu, gelecek dolu.. 

Covid-19 Döneminde Liderlik

Teknolojinin her geçen gün gelişmesiyle, beraberinde birçok terimi de hayatımıza soktu. Yapay zeka (Artificial Intelligence), Otonom araçlar, Robotik Kodlama, Endüstri 4.0, Akıllı asistanlar, Nesnelerin interneti ve daha adını bile duymadığımız çok çeşitli teknolojiler mevcut ve hali hazırda da kullanılıyor. Bu gelişimin bir sonunun olmadığını düşünüyorum, 20 yıl önce yapay zekalı bir asistanın biz ne dersek onu yaptığını düşünebilir miydik? Oysa şuan ne kadar da normal karşılıyoruz, Hey Siri!.

Her şeye hâkim olduğumuzu düşündüğümüz şu dönemlerde, teknolojiyi, 4. Sanayi devrimini konuşurken insanlık olarak elimizi nasıl yıkayacağımızı bilmediğimizi fark ettik. Ne kadar trajikomik değil mi? Bu dönemde stres, kaygı, endişe ve daha birçok sinirsel rahatsızlıklarımız olabilir. İnsanlık olarak aslında daha önce bu tarz salgınlarla karışı karşıya kaldıysak da şuan için bu neslin elinden gelen tek şey evden çıkmamak ve sosyal mesafeye dikkat etmek. Doğal olarak psikolojik etkileri şuan için göz ardı ediyoruz. Fakat salgından sonra çoğu kişi eminim psikolojik destek almak isteyecektir.  

Peki salgınlardan sonra insanlık hep yok mu oldu? Hayır; 1727 de Marsilya salgını oldu ve insanlık yok olmadı, 1820 de Kolera pandemisi oldu ve insanlık yine devam etti, 1920 de İspanyol gribi oldu yine insanlık yoluna devam etti üstelik şimdi ki teknolojiden eser bile yoktu ve 2020 de Korona pandemisi oluyor ve emin olun insanlık yine yoluna devam edecek.

Fakat sadece iyi liderler takımlarıyla bu süreci daha iyi ve daha güçlü geçirecek. Bu konuya havacılık sektöründen örnek vermek gerekirse, uçakta herhangi bir şey ters gittiğinde, uçakta ki mesul kaptan yani şirketlerin en küçük takımlarını yöneten liderler şunları yapmak zorunda;

  1. Air Speed

Uçağın hızını korumaya yönelik tedbirler alınır, hız kontrol edemiyorsa ve uçak havada tutunamıyorsa uçağın burnu biraz aşağı verilir, hızla birlikte uçak havada daha kolay tutulur. Liderler de önce ekiplerinin hızını korumayı ve havada tutunup kalmayı sağlamalı.

  • Best Place To Land

Nereye ineceğine karar verilmeli, tüm uçak (tüm takım) nasıl sağlıklı yere indirilebilir bunlar düşünülmeli ve uygulanmalı.

  • Check List

Ekipler olarak biz neleri yapacağız, neleri kontrol edeceğiz, kolaylaştırıcı liderler olarak neler yapmalı ki ekipler sağ salim bu zor günlerden geçsin? Bu Check list’te bulunan 5 unsur önem taşımakta. Bu 5 madde bu zamana kadar onlarca pilotu, yüzlerce uçağı ve yolcuyu sağ salim yere indirdi. Aslında bu listeyi aynısının kurumlara yansıması olarak düşünebiliriz. Tek ön şartımız her şeye önce iyimserlikle başlamak, çünkü iyimser olursak ekiplerin hayatları kolaylaşmış olur, çünkü ekipler yalnız, tek başına bir yerlerde tüm ekip için çalışıyor, çünkü önemli olan da bu zor günlerde yüksek motivasyon sağlamak, çünkü en önemlisi de bizler insanız ve ekiplere insan olduğunu hatırlatmak ve hissettirmek gerekir. Listeyi kısaca özetlemek gerekirse;

  1. İnsan! Bu dönemde şirketi değil insanları düşünün. Ailelerini düşünün, psikolojik sorunlarını düşünün, eğer bunları düşünmezsek, kriz geçtiğinde bu değerli insanların hiçbiri o şirkette kalmak istemeyecektir. İnsanlar ne yaptığınızı unutabilir, ya da ne söylediğinizi de unutabilir, ama asla ne hissettirdiğinizi unutmazlar. Onlara yanında olduklarını hissettirin. İmkânı olan personeller evden/uzaktan çalışabiliyor onlara online toplantılarla dokunmak iyi hissettirecektir, tabi görevleri gereği mecburen işe giden çalışanlar da var, hiçbir şey yapılamıyorsa sadece teşekkür edin, inanın bu bile işe yarayacaktır.
  • İletişim! Böyle bir dönemde hiç olmadığı kadar iletişim ihtiyacı duyuyoruz, bir lider olarak iletişimi sağlamazsanız ekibiniz iletişimi kendisi kuruyor. Emin olun bu iletişim genellikle %90 negatiflik üzerine oluyor. İnsanlar bu dönemde verilmeyen bilgiyi kendileri yaratıyor(dedikodu) daha fazla korkuya ve endişeye sebep oluyor. Düzenli olarak her gün iletişim yapmazsak, açık ve mert olmazsak bu dönemi kötü geçirebiliriz.
  • İmkân! Şirketlerde cevherin mücevhere dönüştüğünü görmek istiyorsak, onlara imkan verin, en küçük takımlara bile bir gaye etrafında şu anda biz ne yapıyoruz kime faydamız var soruların farkında olmalarını sağlarsak cevheri görmememiz için bir sebep kalmayacaktır.
  • İş birliği! Yukarı da ki maddeler ile birlikte iş birliği de güçlenecek, insana değer, iletişim ve imkanla birlikte iş birliğini de arttırırsak süreci yönetme kısmında büyük ölçüde yol alıyoruz demektir. Son günlerde birden farklı üretici solumum cihazı üretmek için bir araya geldi ve 5 bin adet sipariş verebilecek durumdalar. Bu iş birliğinin sonucudur. Bir solumun cihazı ortalama 14 kişinin hayatını kurtarıyor.
  • İcraat! Evden çalışanlar şu sıralarda ne kadar çok çalıştığını fark ettiler. Ne kadar çok toplantıya katıldığımız, telefonda dakikaların geçtiği ve mail trafikleri şu günlerde anlaşıldı. Daha yaratıcı olduğumuzu fark ettik. Son dönemlerde de adından sıkça bahsedilen Agile (çeviklik) kültürüne geçme vakti gelmiştir belki de. Çevik şirketler bu dönemlerden geçecekken çevik olamayanlar maalesef sınıfta kalacaktır. Bu dönemde icraatı çevik kültüre göre yapmadan süreci atlatmak sanıyorum mümkün olmayacak.   

Bu kriz dönemi ve salgın elbet geçecek, belki her şey eskisi gibi olmayacak, değişimin ve dönüşümün kaçınılmaz birer parçası olacağız, günümüze uyum sağlamayı değil artık geleceği öngörerek, geleceğe uyum sağlamayı öğreneceğiz, nasıl ki şuan krizlere rağmen ayakta çok güçlü kalan şirketler gibi çevik ve adil olacağız.  

Umarım bu kötü günleri en kısa sürede atlatırız, o günler geldiğinde de dört elimizle bu süreçleri iyileştirmek için çalışacağız.

Sağlıcakla kalın.

İnsan; Düşünmeyen Düşünür

İnsan eşsiz bahane makinesidir, yeter ki bir şeyi yapmak istemeyin, canınız istemeyi versin, yeter ki bir şey aklımıza yatmasın, sonsuz sınırsız sayıda bahaneler bulacağız. Başımı kaşıyacak vaktim yok, zaten çok yoruluyorum biraz dinlenmeliyim gibi düşünceler normal hayatta aklımızın hep bir köşesindeki yerini korurdu, eve geldiğimizde çoğumuz televizyonu açarız, izleyeceğimiz için veya takip ettiğimiz programlar başladığı için değil, gürültü yapması için yapıyoruz bu eylemi. Peki neden buna ihtiyaç duyarız? Cevabı aslında şudur; kendimizle baş başa kalmak istemiyoruz, korkuyoruz yüzleşmekten, düşünmek istemiyoruz daha fazla, çünkü öyle öğretilmiştir bize, fazla düşünmemizi kimse istemez, ne bir devlet vatandaşının çok düşünmesini ister nede bir arkadaşımız, kapitalizmin sonucu oluşan çoğu marka müşterilerinin düşünmesini istemez. Neden reklamlarında sıklıkla şunu duyarız, ya da marketlerde raflarda şu yazıyı görürüz “düşünmeden alın” çok ironik değil midir sizce de? Oysa Aristo der ki İnsan düşünen bir hayvandır. Düşünmek bizim varlığımızın temel yapı taşıdır, diğer canlılardan ayrıştığımız en önemli farklılıktır. Yuval Noah Harari, Sapiens kitabında “Homo Sapiens” der, yani düşünen insan. Bu da açıklamaya yetmediği için biraz daha ileri gidip “Homo Sapiens Sapiens” der, yani “düşündüğünü düşünebilen insan” anlamına gelir. Peki varlığımız düşünme üzerine kurulmasına rağmen neden düşünmekten bu kadar uzağız. Bizi bu temel amacımızdan uzaklaştıran şeyler nelerdir? Kendimize neden bu kadar yabancılaştık? Bunun üzerine düşünmeye davet ediyorum. En azından neden düşünemediğimizi düşünmeye.

Şu anda bir rüyada olup olmadığımızı nasıl anlarız? Bir rüya gördüğümüzün ancak uyandığımızda farkına varabiliriz değil mi, oysa ki ne kadar da gerçekti. Kabuslar görürüz ve uyandığımızda neyse ki rüyaymış diye iç geçiririz. Peki şu anın da bir rüya olmadığını nereden anlarız? Descartes bunu çok güzel açıklamış dostlarım “düşünüyorum, öyleyse varım” aslında bilinenin aksine şunu diyor; şu anda düşünebiliyorsam gerçek anlamda varım, şu anda buradayım ve düşünebiliyorum. İşte gerçeği rüyadan ayıran kısım da bu nokta, düşünebiliyorsak buradayız.

Düşünmeye bu kadar uzak olduğumuz bu dönemde öyle bir şey oldu ki evlere kapandık, canımızın değerini ilk defa bu kadar yakından anladık. İnsan öleceğini bilen tek canlıdır, o yüzden ölüm korkumuzla burun buruna geldik. O her fırsatta şikayet ettiğimiz yaşamımıza, hayatımıza, işimize, eşimize, evimize aşık olduğumuzun farkına vardık. Yaşam ile ilgili “yaşamak şakaya gelmez büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın sincap gibi mesela, zeytin dikeceğiz toruna kalır diye değil, yaşamaya inandığımız, sevdiğimiz için, bu dünyada ben de varım diyebilmek için.” der Nazım Hikmet. Ne kadar da derin değil mi? İşte tüm bunların farkına varmak üzereyiz son günlerde, kendimizi dinlemeye hiç bu kadar vaktimiz olmamıştı, hani çok meşguldük, işimizden vakit kalmıyordu ya, işte düşünmenin tam da sırası. Peki bu dönemde bizi düşünmeye iten güç nedir? Ya da dışarı çıkmamızı engelleyen şey nedir? Tek kelime “virüs”. Çin’de bulunan bir hayvan pazarında çıkan ve dünyanın neredeyse durma noktasına getiren korona (kelime anlamı taç) virüsü buna sebep oldu. Birçok ekonomist ve bilim insanı artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacağını ileri sürüyor, kapitalizm, hiyerarşi, statü, globalleşme, 5g, endüstri 4.0. bütün bu kavramlar yeniden dönüşecek. Bu içinde bulunduğumuz durumun en önemli sebeplerinden bir tanesi kapitalizmdir, neden mi?

Dünyada var olan her şeyin bir görevi vardır, ağaçların, hayvanların, arıların mesela, çiçeklerden aldıkları polenlerin bir nedeni vardır, onlar olmasa dünyanın bitki örtüsünün, yaşam döngüsünün durmasından bahsediliyor o kadar kritik bir önem sahipler. Dünyaya yabancı olan ve hiçbir faydası olmayan tek canlıyız, kendi türüne bile zarar veren canlılarız. Doğamız gereği benciliz, bu günlere gelmemizin sebeplerinden biri de budur.

Biraz beyin jimnastiği yaparak bu kanıya varabiliriz; Bugün sırf bir lira daha ucuz diye başka bir mağazadan aldığımız t-shirt ‘ün nerede üretildiği hakkında ufak bir fikrimiz var mı? Bunun yapımında çalışan işçinin hangi şartlarda çalıştığı bizim umurumuzda mı? Kazandığı parayla nasıl geçindiği, neler ile beslendiği aklımıza geliyor mu? Tabi ki hayır, aklımızda kalan tek şey bir lira daha ucuza aldığımız. İşte orada ki işçinin beslenme şekli bizim yaşamımızı nasıl etkiliyor şahit oluyoruz. Aldığımız t-shirt’ün içinde virüsle savaşırken buluyoruz kendimizi. O kadar da zor değilmiş düşünmek değil mi?

Bizi yepyeni bir dönem bekliyor, alışkanlıklarımızın değiştiği, farklı yaşamak zorunda kaldığımız bir çağa hazır mıyız? Birkaç maddeyle nelerin bizi beklediğini belirtmek isterim.

  1. Yalnızlık ve uykusuzluk çağı

Her sabah aynı saatte kalkıp tıraş olur, elimizi yüzümüzü yıkarız, kıyafetimizi giyer ve evden çıkarız. Peki neden? Bizi bekleyen bir iş vardır, sorumluluklarımız bizi kapının kolunu açıp dışarı çıkmamıza zorlar. Peki Virüsün bizi evden çalışmaya zorladığı şu günler geçince insanlar sormayacak mı “ben zaten evden çalışabiliyordum, neden iş yerine gitme gereği duyayım?” yeni bir düzen bizi bekliyor. İşe gitmek zorunda olmasak sabah yine aynı saatte kalkıp ritüellerimizi yapabilecek miyiz, sanmıyorum.

  1. Sonsuza dek sürecek sonsuz mesafe

İnsanlara potansiyel virüs gözüyle baktığımız bu günlerde, tek yaşamaya alıştık, diğer insanlarla mesafemize olabildiğince dikkat ediyoruz, selamlaşmak bir yana yüz yüze gelmekten korkuyoruz. Peki sonra? Artık insanlarla sevgiyle kucaklaşabilecek miyiz?

  1. Artan cinayetler

Araştırmalara göre Türkiye’de son 10 günde 10 kadın cinayeti işlenmiş, sebebi ise aynı evde yaşama zorunluluğu, dışarı kendini atamayan kadınlar maalesef buna kurban gitti. Peki korona virüsünün bildiğimiz etkileri(semptomları) arasında katil olmak var mıydı? Bunlar dolaylı etkilerinden bir tanesi.

  1. Küresel göç dalgaları

Bu salgın bizim maalesef son salgınımız olmayacak, düzenimizi değiştirmezsek tabii. Suriye de ki iç savaş yüzünden milyonlarca insan göç etti ve yıllar geçmesine rağmen etkileri devam etmekte. Peki sadece bir ülkede ki göç bile dünyayı bu kadar sarstığına göre, küresel göçler ne derecede yıkıcı olur hep birlikte düşünelim.

  1. Lider ihtiyacı

Zor zamanlarda hep bir kurtarıcı ararız, bir gemide olduğunuzu düşünün, 100 kişiden sadece bir kişi gemiden anlıyor, diğer 99 kişi herhangi bir işte görev yapıyor olsun (garson, temizlikçi, aşçı) gemi su aldığında dibinde ki çatlağı kim kapatabilir? Bütün zamanınızı çatlağı kapatmakla mı uğraşırsınız yoksa işten anlayan birini bularak mı? İşte lider bu zor günlerde süreç yönetimi sağlıklı yapandır. Şeffaf olandır. Güven duygusunu sağlayandır. Her şeyin normal olduğu düzeni yönetmek çok kolaydır değil mi?

Yukarıda ki maddeler içimizi karartmış olabilir, bunun için üzgünüm. Fakat eğer bu süreçten sonra değişebilirsek olası senaryoları maddelemek de isterim.

  1. Vatandaşlık maaşı ( Universal Basic Income )

Devlet tarafından vatandaşlara hiçbir karşılık beklemeden verdiği belli bir ücret. Bu ücret için vatandaşların çalışması veya bir şey üretmesi gerekmiyor. Sadece vatandaş olarak var olduğu için bu ücreti hak ediyor.

  1. Teknoloji & İnsan

Şu ana kadar sadece teknolojinin hızını konuşuyorduk fakat artık insanlara olan etkisini de konuşmaya başlayacağız. Yapay zeka, 5g, otomasyon, otonom araçlar vb. teknolojiler üretilirken her insanların faydası düşünülecek. Bugün hız dediğimiz şey gerçekten faydalı mı? Bir mail göndermemiz yetiyor. Belli belirsiz her şey için yazabiliyoruz. Bu teknoloji yokken insanlar gerçekten ihtiyaç duyduğunda birine mektup yazardı, mektubu alan bunun ciddiyetine varırdı ve o ciddiyetle yanıtlardı. Peki şimdi durum böyle mi?

  1. Daha bilinçli ve sürdürülebilir üretim ve tüketim

T-shirt örneğinde olduğu gibi, bir ürün veya hizmeti satın alırken bencil olmayacağız, aldığımız ürün buraya gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğini bilmek isteyeceğiz. Bugün ben xxx marka bir ayakkabı giyebiliyorsam Malezya da ki bir çocuk işçinin insanlık dışı çalışmasına razı olmayacağım.

  1. Daha mesafeli hayat

Mesafelere alışacağız. Eskisi gibi yakın temas kurmaktan kaçacağız, bu da bize iş yerlerinin ve okulların duvarlarının olmayışını gösterecek. Uzaktan çalışmak bir ayrıcalık değil mecburiyet olacak. Tüm yaşam biçimimiz buna göre şekillenecek, yeni meslekler ortaya çıkacak. Örneğin online yapay zeka terapistlerimiz olacak.

Nispeten biraz daha iyimser maddelerle nelerin bizi beklediğini açıklamaya çalıştım. Düşünmek bizi nerelere getirdi değil mi? Tüm bunları neden yaparız? İşte kilit soru da bu. Neden? Her şeye neden diye sorabiliriz, örneğin neden bu yazıyı yazıyorum? Paylaşmak için. Neden paylaşıyorum? Bilgilendirmek için. Neden bilgilendiriyorum? Farkındalık için. Böyle bir soru dizisi gayet normaldir bir anlam arayışı için. Sadece bir tek şeyin neden diye sorulduğunda karşılığı yoktur, o da “mutluluktur” Çünkü tüm bunları mutlu olabilmek için yapıyoruz. Hayatta ki gayemiz yarına güvenle bakabilmektir. İşte bunun için düşünmeliyiz, bunun için dönüşmeliyiz, bunun için gelişmeliyiz, bunun için her insana değer vermeliyiz, bunun için bencil olmamalıyız, bunun için doğaya saygı duymalıyız..

Yarınlara güvenle bakabilmek ümidi ile..

HR WELLBEING

Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz wellbeing yani iyi olma hali sadece sosyal yaşamda değil artık kurumsal wellbeing ile iş yaşamının tüm evrelerine dokunuyor. Bir çok alana dokunan bu yeni yaşam tarzını uygulayan şirketler daha mutlu ve sağlıklı çalışanlar ile bir adım öne geçiyor.

 

Wellbeing çok boyut bir iş yaşam dengesi sunuyor, bir çoğumuz spora zaman ayırmak ister fakat bir türlü o fırsatı bulamaz, yada iş yerinde ki beslenme alışkanlıklarını değiştirmek isteriz ama kurum kültürü gereği hayata geçirmekte çoğu zaman başarısız oluruz. Diğer yandan stresli geçen günümüzü doğru nefes teknikleri ile stresimizi ve ruh halimizi normal hale getirmek mümkün olabiliyor.

 

Beyin harika bir organ; sabah kalktığınız anda çalışmaya başlıyor ve ofise gidinceye kadar da durmuyor! Robert FROST (1874-1963) bu sözü söylerken hangi duygularla dile getirdiğini tahmin etmek zor olabilir, beynimiz ofislerde tamamen durmasa da bir çok etken tarafından kısıtlandığı kesin. İşte wellbeing beynin daha rahat düşünebilmesini, ofislerimiz de de her anlamda sağlıklı iş süreçlerini oluşturmamıza imkan tanıyor.

 

Türkiye’de ilk defa geçtiğimiz hafta düzenlenen Loop Kurumsal Wellbeing Zirvesinde bir çok açıdan değerlendirilen wellbeing aslında zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olan etkenleri içeriyor. Zincirin halkalarını ise; Sosyal, çevresel, spritüel, finansal, duygusal, mesleki, entelektüel, fiziksel wellbeing olarak düşünebiliriz. Bu halkalardan biri eksik kalınca wellbeing yarım kalıyor diyebiliriz, çünkü iyi olma halini bozan etken diğer faktörleri de etkiliyor. Gelelim insan kaynakları açısından önemine; Wellbeing sistemini kurmak, geliştirmek, uygulamak ve çalışanların desteğini almak insan kaynakları profesyonellerine düşüyor. Kurumlara özel olarak geliştirilmesi gereken wellbeing projeleri ile iş-yaşam ve sağlık üçgeni sonucu mutlu çalışanlar ve performans artışı mümkün hale geliyor.

Uygulanan başlıca wellbeing programları ise; Koşu takımları, şirket içi olimpiyatlar, ofiste masaj, nefes egzersizleri, ofis egzersizleri, sağlıklı beslenme atölyeleri, sandalye yogası örnek olarak verilebilir.

 

Wellbeing programlarını uygulayan şirketlerde gözlemlenen çıktıları ise dikkat çekici

  • Krizler sırasında yüksek performans gösterilmiş ve %27 artış sağlanmış
  • İşe gelmemezlik oranı %70 oranında düşmüş
  • Değişime adaptasyon %45 yükselmiş
  • Yeni bir iş arama isteğinde %59 oranında düşüş sağlanmış(Turnover açısından önemli)
  • Gönüllü olarak iş yapma oranında ise %19 oranında yükselme görülmüştür

 

 

Bu veriler gösteriyor ki kurumsal wellbeing uygulamak hem şirket karlılığı hem çalışan mumnuniyeti hemde aidiyet açısından önemli bir konumda.

 

Günümüz insan kaynakları uygulamaları ne kadar stratejik olsa da, artık wellbeing uygulamaları olmadan eksik kalacağını söyleyebiliriz.

 

Çünkü stratejik insan kaynakları çalışanların ruhsal ve bedensel sağlığını da düşünmek zorunda, sağlıksız ve stresli çalışanlar stratejinin bir parçası olmaktan memnun olmayacaktır.

wellbeing_banner

İlk Görüşte İŞ

 

Her ne kadar eğitim hayatımızı dolu dolu geçirsek, hem etkinlikler organize edip hemde alanında popüler etkinliklere ve eğitimlere katılıp kişisel gelişim tablomuza birer yenilerini daha eklesek, stajlar yapıp ilk iş ortamını tadarak kariyer basamaklarına adım atsak dahi mezuniyetten sonra bu yoğun temponun ve nitelikli geçmişin ardından bir sonra ki kariyer basamağımızın pekte tahmin ettiğimiz gibi olmadığını üzülerek söylemek istiyorum.  Tahminler genellikle hayalden ibaret olur ve aşamaları vardır, kurumsal bir staj, ardından işveren markası dediğimiz her hedefi olan bireyin çalışmak istediği yerlerde iş hayatına başlamak gibi temel isteklerimiz bizi ayakta tutan ve geleceğe umutla bakmamıza neden olan sebeplerden sadece bir tanesidir.

 

Dolu dolu geçen bir üniversite hayatınızdan sonra mezun oldunuz ve aktif iş arayışı sürecine girdiniz, iş arama portallarından ve başka bir takım sosyal ağlardan kendi kariyerinize uygun iş ilanlarına bakıyorsunuz, peki bu süreci başarılı bir şekilde atlatmanın yolunu ne kadar iyi biliyoruz? Sadece iş ilanlarına başvurup geri dönüşlerin olmasını beklemek hem stresli hem de zaman alıcı olabilir.

Peki nasıl iş arama sürecimizi çeşitlendirebiliriz ? tabi ki sadece kariyer siteleri bunun için tek yol değil

Kendimce önemli bulduğum birkaç yolu sizlerle paylaşacağım;

-Öncelikle öz geçmişinizin sizi en iyi şekilde tanıttığından emin olun, unutmayın ki ik uzmanları bir öz geçmişi ortalama otuz saniyede değerlendiriyor.

-Öz geçmişinizin giriş kısmına yetkinliklerinizden ve deneyimlerinizden bahsettiğiniz kısa bir ön yazı yazmanız artı olarak yansıyacaktır.

-LinkedIn iş hayatı için vazgeçilmez bir profesyonel sosyal ağ platformudur, profilinizi oluşturun ve kendi ağınıza ilgi alanınız doğrultusunda kişileri ekleyin.

-LinkedIn profili oluşturdunuz ve kişileri ağınıza eklediniz fakat bu yeterli değil, çeşitli paylaşımlar yaparak (tabi ki profesyonel ağ olduğu için facebook paylaşımları yapmıyoruz J ) dikkat çekebilir ve kendinizi ön plana çıkarabilirsiniz.

-İlginizi çeken firmaların listesini oluşturup mail adreslerine iş arayışınızla ilgili mailler gönderebilirsiniz, eğer telefon ile insan kaynakları departmanına bağlanmak istediğinizi söylerseniz bazı firmalar buna izin verebilir bu yol iletişim açısından daha etkilidir.

-İnsan Kaynakları telegram gruplarına katılabilir destek alabilirsiniz. Eğer grup konuşmalarını takip ederseniz faydalı bilgiler bulabilirsiniz.

-Staj yaptığınız firmalarda ki size referans olacak kişilere kesinlikle iş arayışında olduğunuzu söyleyin, eğer bir pozisyon olması durumunda öncelik tanıyacaklardır.

Yukarıda belirttiğim iş arama sırasında etkili yollardan bir kaçıydı umarım bu yazıyı okuyanlar için faydalı olur. Tabi iş arayan olarak elinizden geleni yaptınız peki iş verenler bu durumda nasıl yol izlemeli ?

İlk görüşte iş görsel

İnsan kaynakları uzmanları iş arayanların gözünde genelde kötü karakteri oynar aslında durum böyle değildir, aslında sorun bazı prosedürlerdedir. Tabi ki insan kaynaklarının amacı; doğru insanı doğru zamanda doğru pozisyonda çalışmasını sağlayacak şekilde işe alınmasını gerçekleştirmektir.

Ne yazık ki yeni mezun adayların deneyim sorunu en büyük engel niteliğinde, bu da haklı bir isyan doğuruyor ‘bana kimse şans vermezse nasıl deneyim kazanabilirim?’

İnsan kaynakları profesyonelleri doğru personeli bulmak ve işe yerleştirmek için yoğun bir süreçten geçer ve uygun elemelerin yapılmasının ardından mülakatlar gerçekleşir, kimi zaman ikinci görüşmeler de olur.

Bu süreç firma kültürüne göre değişiklik gösterebilir, fakat bazen o kadar çok aday arasında kalınır ki mantıklı seçim yapılması için harcanan o süre bir işe yaramaz ve bir takım davranış psikolojisinde karşılaşılan etkilere yol açar. (bu etkileri bir sonra ki blog yazımda paylaşacağım)

Doğru zamanda doğru personeli doğru pozisyonda işe yerleştirmek için harcanan zaman ve emekler aslında sürecin yanlış yönetilmesiyle verimsiz olabilir. Bunun için öncelikle ilkelerin net olarak belirlenmesi ve aday yelpazesinin çok fazla çeşitlenmemesi gerekmektedir. Uygun gördüğünüz adaya ulaştığınızda süreci sonlandırın ve şans verin hepsi bu..

İlk görüşte işe inanıyorsanız eğer siz de bir takım tabuları yıkmayı deneyin, yeni mezunlara ve kuruma uygun olduğunu düşündüğünüz kişilere şans verin, verilecek eğitimlerle deneyim kazanmasına yardımcı olun, kariyer hedefini belirlemiş ve işini özveriyle yapacağına inandığınız kişiye yatırım yapın.

İnsana yapılan yatırımın geri dönüşleri sizi sadece mutlu etmeyecek aynı zamanda başarılı bir yol arkadaşı yapacaktır.

SosyalİK

Çok değil bundan yaklaşık beş yıl öncesine kadar telefonlarımızdaki veya sosyal ortamlardaki fotoğraflarımız genellikle eski tarz yani boy aynasında kendimizi nasıl görüyorsak, aile albümünde nasıl sırayla dizilmiş isek onun gibiydi. Belki de bir çoğumuzun fotoğraf merakı bile yoktu. Ne değişti de bilinç altımız bizi fotoğraf çekmeye ve paylaşmaya zorladı?

 

Yaptığımız her aktiviteden sonra bunu kanıtlama gereği duyar ve sosyal medya hesaplarımızdan arkadaş çevremize adeta gözdağı veririz. Bunun bir aşaması da enteresan bir şekilde yemeklerimizi yemeden önce fotoğraflayıp o an da paylaşımda bulunmak. Son zamanlarda bu tarz paylaşımlar sıradan, hatta paylaşmamanın eksiklik hissettirdiği hepimizin yaşadığı bir durumdur. Bu davranışın altında ne yatıyor henüz net olarak tanımlanmış değil fakat çıkan sonuçlardan bir tanesi de ‘’ben bu yemeği yiyorum haberiniz olsun’’ gibi söylemlerden olduğunu düşünmekteyim.

 

Yemek fotoğrafı paylaşımının yanı sıra artık sosyal anlamla sınırlı kalmıyor, iş dünyamızı da içine almaktan çekinmiyor, buna izin veriyor süslü paylaşımlar ile bilgiyi ve zekayı itibarsızlaştırıp sadece sosyal medyada nasıl göründüğünü önemsiyor ona göre itibar kazanıyoruz. Yeni nesil paylaşım kültürü hem iş hayatında hem de sosyal yaşantımızda çığ gibi büyüyerek nerede ne zaman ne yaptığımız anında sosyal medya hesaplarımızda yerini alıyor hızla tüketildikten sonra sosyal medya çöplüğüne bir ölü paylaşım daha ekleniyor. Bu davranışlarımızın genel olarak tanımlanma şekli ise sosyalleşme ya da sosyalik gibi terimler ile uyarlanıyor. (sosyalik kelimesini TDK da aramayın ben uydurdum)

 

Sosyalleşme yani bana göre yeni adıyla ‘sosyalik’ deyince aklımıza teknoloji çağında olmamızın etkisiyle genelde başta sosyal medya olmak üzere diğer internet ortamlarında vakit geçirmek anlamına geldiğini düşünüyoruz. Tabi sosyal medyadan önce sosyalleşmek deyince çok farklı anlamların aklımıza geldiğini hayal ediyor gibisiniz. Artık fotoğraf paylaşmanın bir tık ötesinde yeni teknolojik gelişmelerden kaynaklı yeni bir kültür ortaya çıktı. (Kültür: insan eliyle oluşturulmuş yapay ve kurallara uyulması için düzenlenen kurallar bütünü)

İşte son yılların efsanesi selfie kültürü ile tanışan, yediden yetmişe dünya çapında global bir iletişim ile yayılan yeni bir sosyal fotoğraf hapishanemizi yarattık. Öyle bir ortam oluştu ki bu selfie hapishanemizin gardiyanları yok, gardiyanlar bizzat elimizde tuttuğumuz telefonlarımız, nerde ne zaman ne yapmamız gerektiğini beynimizin yerine Android ya da IOS düşünür bize söyler ve biz sadece uygularız!

İş hayatında da durum pek farklı değil, bakınız;

Son zamanlarda sizlerin de dikkatini çekmiştir eminim, nitelikli niteliksiz azıcık ucundan iş hayatına tutunan insan kaynakları profesyonelleri ya da eğitim meraklısı birtakım gruplar türedi. Bilgisi olsun olmasın bir eğitim! düzenleniyor eğitim vermeye meraklı arkadaş powerpoint sunumuyla iki kelime ediyor, birkaç tane sosyal medya da paylaşılmak üzere selfie’ler çekiliyor, daha sonra ‘çok verimli bir eğitimdi’ etiketi yapıştırılıyor, yüzlerce tweet ve birkaç hashtag #ik #eğitim #hardworking, sosyal medya da check-in ve işlem tamam. Tebrikler artık başarılı bir eğitimcisiniz 🙂

Selfie

Her ne kadar donanımlı görünmek istesek de sadece selfie bize bir şey kazandırmaz temelinin dolu dolu, bilgi yüklü ve arka planının yoğun bir çalışmadan geçmesi gerektiğini unutmayalım. Bir adım geri gittiğimiz de kocaman bir boşluk değil bilgi deposu bulalım.

Umarım görünüşün değil bilginin, selfie’nin değil içeriğin önemli olduğu bir dünyaya merhaba diyebiliriz.

Sevgilerimle..